Azerbaycan Cumhurbaşkanı ödüllü yazar, Kıbrıs’ımızın da sevilen simalarından, kurucu liderimiz Rauf Denktaş’ın Azerbaycan temsilcisi addettiği Elçin Süleymanov, Osmanlı Çarşısı’nda “Son Bahar” adlı eserini sizlere takdim ediyor…
Mehmet’in eğitim aldığı Kastamonu Darülfünunu’nun iki adet kampüsü bulunmaktaydı. Biri Kastamonu çarşısında yerleşen Kastamonu Çarşı Kampüsü, diğeri ise Kuzeykent bölgesinde yerleşen Kuzeykent Kampüsü idi… Dekan Mehmet Serhat, Kuzeykent Kampüsü’nde makam etmekteydi… Onun görüşmeye giderken veba hastalığı tüm Kastamonu’yu sarmıştı… Hatta iki öğrenci hayatını kaybetmişti. Tarih zor sınavlardan geçmekteydi… O yüzden darülfünunda bazı yerlere karantina uygulanmıştı… Mehmet Serhat’tan konuşurken onu belirtmekte fayda var ki, asil Türk milliyetçisi, Turan sevdalısı idi… Görkemli âlim, Kastamonu’da bile sevilen bir baba adamdı…
Mehmet’le görüşen Mehmet Serhat da Çarşı Kampüsü’nü babasının malı gibi yöneten Nadir Göçmenoğlu’nu eleştirdi… Baş müderrisin bu adaletsizliklere bir an önce dur demesi gerektiğini, görevden alması gerektiğini ilave edip sohbeti değiştirdi… Her iki Mehmet, dünyayı saran vebalı günlerde Türk Dünyası’nın el ele verip bu zor günlerden çıkış yolu bulmasını savundular. Kuzeykent Kampüsü, fası baharı yaşıyordu… Dekan Mehmet Serhat, Osmanlı kültürüne bağlı birisiydi… Tavşan kanı gibi koyu semaver çayı içmeyi sever, tarihi şiirler söylemeyi severdi…
Asıl alanı pür tarihçiydi… Mehmet Serhat’la Mehmet konuştular, dertleştiler; iki asil dostun görüşmesiydi bu görüşme… Mehmet, Mehmet Serhat’ın Osmanlı usulü ninesinden kalma semaverini alıp Mehmet Serhat’la beraber fakültenin bahçesine çıktı… Bahçeden Kastamonu’nun yeşil ormanlı dağları görünüyordu… Bahçeden akan bulak suyuyla semaveri doldurdu, küçük budaklarla Mehmet semaveri yaktı… Rize’den gelen çay vardı, onunla semaver kaynadıktan sonra demliğe döküp tavşan kanı çay demleyecekti…
Mehmet çocukken ninesinin 90 yaşındaki kuzeninin yanında kalmıştı… Kimsesiz bu hanım akşamlar korkmasın diye ninesi Mehmeti kuzenine gönderiyordu… Melahet nine asıl Osmanlı türküydü… Sabahları Cuma camiinin ezan sesine kalkar, küçük Mehmeti namaza kaldırır, kadim semaveri yakar, yulaf arasına balla yağ koyar, Mehmete çay demler, yedirir, içirir, medreseye gönderirdi…
Böylece çocukluk anılarından semaveri usulunca yakmak, çay kaynatmak, Mehmet’te alışkanlık haline gelmişti. Mehmet buna semaver yakma kültürü adını vermişti… Mehmet Serhat, semaverin kaynadığını görüp Divan edebiyatından “Semaver Kasidesi”ni Mehmete okudu. Bilge âlim çok eski şiirler bilmekteydi:
Semaveri alıştırdım,
Maşa ile karıştırdım,
Dergâh dergâh dolaştırdım,
Yan semaver, dön semaver,
Limon, şeker, çay semaver…
Şiiri duyar duymaz özel kalemi Sabiha hanım, limon, şeker ve bardakları tepsiye dizerek getirdi…
Mehmet’le Mehmet Serhat, fakülte önünde çay içtiler; ormanlı kampüsü seyr eden Mehmet Serhat, fakülte temsilcisi görevini vereceğini Mehmete söyledi. Mehmet, dekan Mehmet Serhat’a teşekkür ederek ormanlı, güllü, gülistanlı kampüsü gezmeye başladı… Güzel ressamlık kabiliyeti olan Mehmet birkaç tane çiçeklerden resim çekti…
Yenice çiçek açmış, taze nergislerden, karanfillerden derdi, çünkü Çarşı Kampüsü’nde Zehra’yla görüşmesi vardı… Kastamonu kalesine tırmanacak, Şeyh Şaban-ı Veli Türbesi’nde Cuma namazına katılacaklardı… Gülistanlı kampüse hayran kalan Mehmet, Zehra’yı o kadar çok seviyordu ki, bahar kokulu kampüs ona Safavi şarkısını bile okutturuyordu:
Nergislerin gözü yaşla dolanda,
Benefşeler bakıp, gamlı olanda,
Karanfilin gözü yolda kalanda,
Yasemenler saçın yolur, neyleyim…
Şarkıyı bitirir bitirmez ana kapıya doğru ilerleyen Mehmet, Çarşı faytonuna atlayıp, Çarşı kampüsüne yollandı… Mehmet aşkı deryasına doğru yol alıp gidiyordu…(Devamı gelecek sayıda – VIII. Kısmın sonu)
Elçin Süleymanov





















