Osmanlı Çarşısında Sonbahar…
Azerbaycan Cumhurbaşkanı ödüllü ünlü yazar, Kıbrıs’ımızın da sevilen simalarından, hatta kurucu liderimiz Rauf Denktaş’ın Azerbaycan temsilcisi addettiği Elçin Süleymanov, Osmanlı Çarşısı’nda “Sonbahar” adlı eserini sizlere takdim ediyor…
Elçin Süleymanov
(IX. kısım)
Şimdi de sizlere biraz Zehra’dan bahsedeyim…
Elim bir fayton (trafik) kazasında annesi Ayşe Hanım’ı kaybetmişti…
Babası Aleksander Lyukovsky, Çar neslinden gelen aristokrat olup, Çar Nikolay tarafından Osmanlı İstanbul Sefaretine büyükelçi-sefir olarak atanmıştı.
Mehmet, Çarşıya geldikten sonra Kastamonu Darülfünun Çarşı Kampüsü’nün kahvehanesinde buluşup dertleştiler… Gençler, mutlu aile tablosu gibi görünüyorlardı…
Eşsiz bir aşkın tecessümü Mehmet ile Zehra’nın gözlerinde işıldıyordu…
Hani derler ya, “Ecele susayan aşk,” işte bu aşktı o aşk… Aşkı divanelerin bu buluşması, deha Füzuli’nin kasidesinden bir parçayı hatırlatıyordu;
Aşktır mihrabı yüce göklerin,
Aşksız ey dünya, nedir değerin?!
Fakat Zehra’nın babası Sefir Aleksander bu haberi nasıl karşılayacak, belli değildi…
Gayrimüslim Zehra ile Müslüman olan Mehmet’in bu aşkı Darülfünun Çarşı Kampüsü’nde büyük hayranlıkla karşılanıyordu…
Divaney-i meftun olan bu aşkı, öğretmenler bile odalarında sessizce hayranlıkla konuşuyorlardı…
Mehmet, Zehra’nın elinden tuttu… Onlar Kastamonu Nasrullah Camii’nin meydanını gezdikten sonra Kastamonu Kalesi’ne tırmandılar… Gelecekte bu meydanda istiklal fedaisi Mehmet Akif Ersoy vaazını okuyacak, Sebul-ul Resad (Sıratı Mustakim) adlı derginin dört cildini bu kadim şehirde yaşarken bastıracaktı…
Buna göre de Kastamonu, maziden atiye önem arz eden kültürlü tarihi bir şehirdi…
Güneşin battığı zamanda kaleden baktıklarında, Kastamonu hanelerinde yanan lamba ışıklarının görseli, evliyalar diyarına ve onu saran yeşil ormanlı dağlarına aydınlık getiriyordu… Ferman-ı Tanzimatın sesi bu olsa gerekti…
Daha sonra bu iki genç çift Kastamonu Saat Kulesi’ne tırmandılar…
Eski Osmanlı Kervansarayında çay içtiler… Kervansarayda yerleşen odun sobasında Kastamonu dağlarından akan şelalenin suyuyla kaynatılan, Rize’den getirilen doğal Osmanlı çayının yeri bir başkaydı… İçilen bir lüdum çayın yüz yıl hatrı vardı…
Çay içe içe gençler, tarihi Kastamonu Elyazmalar Kütüphanesi’nden ödünç aldıkları şeriyye sicillerini inceleyerek tarih derslerini çalıştılar. Notlarını yüksek tutma gayreti içinde bulundular…
Hocaları Selaheddin Eyyubi’nin Baş Müderris tarafından kendisine yardımcı olarak atanması haberini gazeteden okuyup sevindiler… Âlim hoca onların hatrını çok severdi…
Baş manşette Bakü’de taşnakların terör haberini okuyup sarsıldılar… Açık Söz Gazetesi haberine göre Gürcistan asıllı Vali Nakaşidze evine gitmek üzere hazırlanırken, faytonuna binerken Ermeni asıllı çeteler Valinin faytonuna bomba atmış, Vali suikastin kurbanı olarak şehit olmuştu. Bu karışıklık, gelecekte Ermenilerin milleti sadıka boyutundan Rus-Fransız kışkırtmasıyla isyan ve sonuç olarak iskanına neden olacaktı… Bu yüzden Mehmet, Rus sefirinin kızını sevse de Sefir Aleksander’i hiç sevmiyordu… Valinin şehit edilmesi haberini Zehra’nın gazeteyi okumasıyla dinlerken gözleri doldu…
Gazete haberini okuduktan sonra Zehra, ara sıra Mehmet’in Kastamonu Darülfünun’un bahçesinden ona toplayıp hediye ettiği çiçekleri kokluyor, gözlerinin içine bakıp gülümsüyordu… Leyla ile Mecnun’un derin aşkı yeniden yeşeriyordu Kastamonu Çarşısında…
Devamı gelecek sayıda – (IX. kısmın sonu)
Elçin Süleymanov





















