Meydan Kıbrıs
Ediz TuncelGazete ManşetleriKıbrısManşet

Ediz Tunçel: Savaşta değiliz ama bin beter durumdayız!

MEYDANKIBRIS

 

Savaşın dehşetini yaşayıp da kayıplar veren, acısını derinden hisseden bir nesilden, bir milletten geliyoruz, ama cehalet ve ahlaksızlık yüzünden savaşta yaşadıklarımızın bin beterini barışta yaşıyoruz…

Güya barıştayız ama terörün bombalarıyla, kurşunlarıyla katlediliyoruz!

Güya barıştayız ama kanserden beter üreyen ahlaksızların, sahtekarların, vicdansızların sırf rant uğruna cennet görünümünde yarattığı ve bize sattığı cehennemlerde yanarak, yakılarak ölüyoruz, öldürülüyoruz; en ufak bir sarsıntıda veya kendiliğinden tuzbuz olan ucube binalarda ezilerek ölüyoruz, öldürülüyoruz; trafikte parçalanarak ölüyoruz, öldürülüyoruz; yolda yürürken maganda kurşunuyla ölüyoruz, öldürülüyoruz; emperyalist uşağı terörist müsveddelerinin ulu orta ortalık yerde patlattıkları bombalarla, sıktıkları kurşunlarla ölüyoruz, öldürülüyoruz; paramızla yemek yerken zehirlenerek ölüyoruz, öldürülüyoruz; işyerinde işlerken ölüyoruz, öldürülüyoruz,  saymakla bitmez şekilde envai türde ölüyoruz ya da öldürülüyoruz, daha doğrusu, vahşice katlediliyoruz ve hiçbir yerde hiç kimsenin can güvenliği olmadığı gerçeğiyle her gün her an tekrar tekrar yüzleşiyoruz…

Üstelik de bütün bunları güya bir barış sürecinde, güya devlet güvencesi altında yaşıyoruz!

Daha geçen gün, Türkiye’nin en lüks otellerinden biri sayılan bir otel ucubesinde, ki bırakın geceliğine ortalama 40-80 bin lira arasında ücretler ödenen bir lüks otel olmayı, dedemin samanlığı bile olamazdı (en azından dedemin ahırı bile yangına karşı her zaman güvenlikliydi, dış duvarda yangın tüpü asılıydı, yan tarafında da sadece yangın ihtimaline karşı bir tonluk su deposu vardı), 78 insan evladı sırf birkaç yüz lira değerinde bir yangın tüpü en azından mutfakta bulundurulmadığı için cayır cayır yanarak veya dumandan boğularak öldü…

Aslında ölmediler, düpedüz öldürüldüler, katledildiler!

Bırakın bir otelin her noktasında aktif bir yangın söndürme sisteminin zaruri ve mecburi olmasını, bu otel ucubesinin tek bir noktasında bile tek bir yangın söndürme tüpü yokmuş, duman dedektörleri çalışır durumda değilmiş, yangına dair hiçbir emniyet tedbiri de alınmamış, var olan da devre dışı bırakılmış, üstelik de bu ucube cehennem oteli Turizm Bakanlığı’nın denetim sorumluluğundaydı!

Sadece ve sadece mutfakta bir tane yangın söndürme tüpü olsaydı, yangın ısınan gril üzerindeki yağların yanmasıyla başladığında üzerine cahilane bir yöntemle su atılıp azdırılacağına, yangın söndürme tüpü ile müdahale edip, anında söndürülebilirdi.

Hadi yangın söndürme tüpü yoktu, avuç içi kadar paketin içine sığabilen, değeri en fazla yüz, bilemedin ikiyüz lira olan yangın söndürme battaniyeleri vardır, tek bir tane onlardan olsaydı ve anında açılıp da ateşin üzerine atılsaydı, yangın yine büyümezdi, büyümeye vakit bulamadan sönerdi…

Yanan sıvı veya katı yağın, veya yanıcı herhangi bir sıvının üzerine su atılmayacağını, en geri zekalı insan bile normal şartlarda bilir, ama bunlar o seviyede de değillermiş ki ne halt edeceklerini şaşırdılar, cehennemi yarattılar, belki de hiçbir şey yapmasalardı ateş başladığı yerde kendiliğinden sönecekti!

Belli ki bir yangın anında ne yapılacağına, hangi mekanizmaların çalıştırılacağına dair hiçbir tedbir ve bilinç yoktu, hoş, olsaydı bile mevcut ve çalışır durumda hiçbir yangın söndürme alet edevatı da el altında olmadığından, yine ne halt edeceklerini bilmeyeceklerdi!

Otel sahibinin rant hırsı ve denetlemeden sorumlu olanların savsaklaması, sorumsuzluğu yüzünden onca insan boşu boşuna cehennemi bir yangın ortamında katledildi, katledilen insan sayısını bile doğru düzgün veremediler!

Şimdi üç kuruşluk rant uğruna insanlığı göz göre göre, bile bile katleden bu ahlaksızlar, bu vicdansızlar TCK’nın akıl almaz bir maddesi olan ve doğrudan faili koruyan, cezalandırır gibi görünen ama gerçekte ödüllendiren bilinçli taksir maddesinden yagılanacaklar ve adet olduğu üzere, ödül gibi cezalarla cezalandırılıp, sokağa salınacaklar!!!

Ve ahlaksızların, vicdansızların, sahtekarların insanlığı katletmeye devam etmesi hiç bitmeyecek, bitirilmeyecek!

Çünkü devleti yönetenlerin ve yargı sisteminin felaketleri önleme, ahlaksızları, vicdansızları hizaya getirmek gibi bir gaylesi yoktur!

Eğer öyle bir gayleleri olsaydı, ta 1999 depremlerinden beridir insanlığı göz göre göre, bile isteye, sırf üç kuruşluk rant uğruna katleden ahlaksız katillerin tümü de hapislerde ibret olacak şekilde çürütülürdü, ama öyle olmadı, sorumlu katillerin çoğu en ufak bir soruşturmaya bile uğramadı, yargılananlar da göstermelik cezalarla ödüllendirildiler, neticede ise kanun, kural, adalet, devlet korkusu olmadan insanlığı katletmeye devam ettiler, ve bu gidişle etmeye de devam edecekler!

Grand Kartal denen cehennem oteli doğrudan Turizm Bakanlığı uhdesinde ve sorumluluğunda olan bir ucubeydi, bugüne kadar bu ucubenin denetiminden sorumlu olan her kim varsa, en tepeden en aşağıya kadar hepsi de anında görevden el çektirilip, adli soruşturmaya dahil edilmeli ve çatır çatır hesap sorulmalıydı, ama öyle olmadı, en kolayda ve en altta olanlar soruşturmaya dahil edildiler, onlar da, alışılageldiği üzere, kimi bilinçli taksirden kimi de taksirden yargılanacak ve kısa süre sonra sokağa salınacaklar, adalet de yine katledilecek, rant uğruna katledilen insanlarla birlikte cehennem otelinin molozları altında kalacak!

6 Şubat 2023 tarihinde yaşanan felaketin sorumlusu da deprem değildi, ahlaksızlıkta, sorumsuzlukta, kokuşmuşlukta sınır tanımayan katiller sürüsü ve kamudaki suç ortaklarıydı, ki kamudaki katiller sürüsü için hala hiçbir iddianame hazırlanmadı, hiçbiri yargı önüne çıkarılmadı, hoş, çıkarılsalar da alacakları ödül gibi cezalarla suçları aklanmış olacak…

Gelin görün ki, kaplumbağa hızıyla yapılan yargılamalarda bir tek Alpargün davasında cesur ve vicdanlı yargıçların verdiği karar ibretlik bir karar oldu, ama İsias gibi ahlaksızlığın, sahtekarlığın, vicdansızlığın akla hayale gelen gelmeyen her türlüsünün yapıldığı ve neticesinin de tam bir felaket olduğu bir davada çıkan karar, bir kez daha adaleti de enkaz altında bıraktı, insanlıkla birlikte adalet de katledildi, yargıya olan güvensizlik yine tavan yaptı!

Türkiye’de insanlık katledilirken mağdur olan insanlığın, insanların sığınacağı son liman olan yargı sistemi genel olarak belli ki tam bir akıl tutulması yaşıyor, yargıda sorumlu olanlar TCK’da çeşitli manevra imkanları veren, suçu ağırlığına göre derecelendiren ama uygulamada suçlu lehine çalışan, adeta suçu ödüllendiren maddeler sayesinde işin kolayına kaçıyor, topu taca atıyor, mağdur daha beter mağdur oluyor, suçlu da ödül gibi cezalar alıp keyfine bakıyor, hal bu olunca da rant delisi, kanun, kural, adalet, Tanrı, devlet korkusu olmayan ahlaksızlar “nasılsa yapanın yanına kar kalıyor” mantığıyla, insanlığı çatır çatır katletmeye devam ediyor!

Aksi olsaydı, 6 Şubat felaketinin ardından nerdeyse iki yıl geçmişken, bugüne kadar sokakta bir tane bile sorumlu katil kalmazdı, kamudaki suç ortakları dahil, hepsi şu anda ömür boyu dört duvar arasında çürümeye mahkum edilmiş olurdu!

Adaletin kılıcı toplu katliamlara sebebiyet veren katillerin kafasına en azından 99 depremlerinden beri vurmaya başlamış olsaydı, depremler doğanın bir gereği olarak olmaya devam etse de, 6 Şubat felaketi yaşanmamış olurdu, 11 şehir yerle bir olmamış, yüzbinlerce insan katledilmemiş, milyonlarcası evsiz barksız kalmamış, perişan olmamış olurdu, tahribat ve kayıplar da minimum düzeyde olurdu…

Kanuna, kurala, bilime uygun şekilde ve her türlü sorumlulukla, vicdanla yapılan binalar, eski bile olsalar, sapasağlam ayakta dururken veya çok hafif hasarla depremi atlatırken, her türlü ahlaksızlık ve sahtekarlıkla yapılan bina ucubeleri saniyeler içinde tuzbuz olup, yerle bir oldular, içlerinde yaşayanlara hiçbir şans tanımadılar…

Dahası, bina yıkıntıları arasında kalıp da hasbelkader sağ kalanlar, hükümetin anında ulusal seferberlik ilan edip de memleketteki bütün belediyelerin ve yardımcı olabilecek bütün kurum ve kuruluşların bütün güçleriyle deprem bölgesine yardıma koşma çağrısı yapmaması nedeniyle birkaç gün içinde aşırı soğuklardan, açlıktan, susuzluktan perişan olarak ölüp gittiler…

Aldığımız her nefeste bunları düşünmek, bunları hissetmek, azaptan, üzüntüden yaşayan ölüye dönmek, her an olabilecek yeni bir felaketi çaresizce beklemek, sırf cehalet, ahlaksızlık ve işbilmezlik yüzünden kaderimiz oldu, maalesef ki…

Bizi katleden bir başka başbelası, ki doğrudan doğruya insan eliyle yapılıp, ta 1970lerden beri kafamızın üzerinden ölüm yağdıran, isimlerine İngilizce’de chemtrail uçakları veya Stratosferik aerosol enjeksiyon uçakları denen, merkezleri Amerika olup da Almanya’da da üsleri olan uçakların başımıza boşalttığı kimyasallardır, ki bu kimyasalların içinde özellikle kış döneminde hayatımızı cehenneme çeviren virüsler de vardır…

Bazı ahlaksız, satılmış bilim adamı müsveddeleri gözümüzle gördüğümüz, boşalttıkları kimyasalların etkisini anında hissettiğimiz bu uçakların varlığına komplo teorisi diyor!

Bu bilim adamı kılığındaki satılmış ahlaksızların komplo teorisi dediği uçakların yediği haltları ta çocukluğumuzdan beridir Eylül başı ile Mayıs sonu arasında tüm  gerçekliğiyle başımızın üzerinde görüyoruz.

Genelde batıdan veya kuzey-batıdan rüzgarlı, bulutlu ve yağmurlu havalarda geliyorlar, 12 bin metrenin üzerinden bir irtifada geliyorlar, normal yolcu uçaklarından çok daha hızlılar, içlerindeki tanklarda bulunan sıvılaştırılmış kimyasalları püskürtüyorlar, sonra bu kimyasallar bir bulut gibi açılıyor, yayılıyor, alçaldıkça bu kez sis gibi iyice yayılıyor, başımıza çöküyor, yere kadar ulaşıyor ve gece sapasağlam yatsanız bile, ertesi gün sabahleyin üst solunum yolu rahatsızlıklarıyla kalkıyorsunuz, hem de perişan olmuş vaziyette kalkıyorsunuz, 24 saat içinde dosdoğru hastanenin yolunu tutuyorsunuz, bir bakıyorsunuz ki sizinle birlikte bir yığın insan da aynı sorunla hastanelik olmuş!!!…

Havaya attıkları kimyasalları solumaktan kurtulma şansınız sıfırdır!

Bu öyle bir kimyasal ki önce yoğunlaştırılmış duman gibi görünüyor, sonra aşağıya doğru indikçe yayılıyor, en sonunda da ince bir sis gibi iyice yayılarak yere kadar iniyor, ne yaparsanız yapın, kurtulamazsınız, soluyorsunuz, sonra kısa süre içinde hastanelik oluyorsunuz, hem sağlığınızdan oluyorsunuz hem de mecburen aldığınız ilaçlarla ilaç şirketlerine tonla para kazandırıyorsunuz, yeterince şanslı değilseniz veya yaşlı ve vücut direnci düşük haldeyseniz, kısa sürede ciğerleriniz mahvoluyor, ölüyorsunuz, böylece nüfus kontrol mekanizması da tıkır tıkır çalışmış oluyor!

Birileri tek kurşun atmadan hem bizi öldürüyor, hem de cebini dolduruyor, olan budur!

Bu katil uçakların başımıza boşaltım yaparken filmlerini ve fotoğraflarını defalarca çektim, hem de gündüz ve gece…

Hep gündüz geldiklerini sanırdık, ama bir gece ay ışığında da birbiri ardına kafamıza boşaltım yaptıklarını görünce, gece de geldiklerini anladık!

Çin, Rusya ve İsveç bu uçakları hava sahalarına yaklaştırmıyorlar, gördüğümüz yerde vururuz diyorlar!

Pandemi döneminde Japonya’da, dış dünya ile hiçbir bağlantısı olmayan dağ köylerinde yaşayan insanların Covid’den kırılmasıyla ortaya çıkan akıl almaz durumda, insanların başına bu uçaklar tarafından Covid virüsünün yağdırıldığı iddiası televizyonda bile tartışıldı, uzmanlar “elimizde kesin veri olmayınca iddia ileri süremiyoruz” diyerek konuyu geçiştirdi, ama olasılığı da göz ardı etmediler!

Bu konuyla alakalı olan, gözlerden kaçan, basitleştirilerek, önemsizleştirilerek unutulan bir ayrıntıya, daha doğrusu, bir trajediye de değinmeden edemeyeceğim;

TÜBİTAK Malzeme Enstitüsü Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik, Nükleer Sensör Teknolojileri Proje Grubu’nda başuzman araştırmacı olarak çalışan Doç. Dr. Dilek Dündar Erbahar, TÜBİTAK’ta bir projede, zehirli gazlara karşı yüksek algılama hassasiyetine sahip, düşük güç tüketimiyle çalışan, seri üretime uygun, kompakt kimyasal analiz sensörleri geliştirilme konusunda çalışıyordu ve bu çalışma sonucunda ortaya çıkacak cihaz, chemtrail uçaklarının kafamıza boşalttığı kimyasalların içeriğini de tespit edebilecek nitelikte bir cihazdı.

 

Türk milletinin yetiştirdiği en değerli ve zeki bilim insanlarından olan bu kadıncağız evinde ölü bulundu, kocasıyla ayrılma aşamasında olduğu ve bunalıma girdiği iddiası ileri sürüldü, önce böcek ilacı içip intihar etmeyi denemiş, sonra böcek ilacı yetmeyince, siyanürle intihar etmiş dendi, konu kapatıldı!

 

Siyanür elinin altındayken ve anında kesin sonuç verirken, hangi bilim adamı kendisini feci ve acı dolu bir ölüme sürükleyecek olan böcek ilacıyla intiharı seçer ki!…Birini denemiş, ölmesine yetmemiş, sonra ötekini denemiş!…Dahası, ulusumuzun ve hatta tüm insanlığın en zeki, en başarılı bilim insanlarından biri olan bu kadıncağız sırf kocasından ayrılacak diye bu şekilde canına kıyacak kadar zayıf karakterli miydi!!!

 

1974’den sonra ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı askeri ve teknolojik ambargoya karşı kurulan ASELSAN’ın (Askeri Elektronik Sanayi) beyin takımını oluşturan mühendislerinden 8 tanesi de, ki hepsi de çok önemli savunma teknolojilerini geliştirmekle yükümlüydüler, güya ya intihar etti, ya da kazalara kurban gittiler!…Ne tesadüf ki, ASELSAN haricinde bu kadar mühendisi intihar eden veya kazaya kurban giden başka bir sektör, kurum veya kuruluş da yok!

 

Savaşta değiliz ama savaştan bin beter bir ortamda yaşıyoruz, hem sıradan insanlar hem de milletin en değerli evlatları sıra dışı bir şekilde ölüyor, veya öldürülüyor, ve biz hala salak salak olanları, bize yapılanları seyrediyoruz…

 

Ha, bir de savaşta olsak ne olurdu acaba?

 

 

 

Diğer Haberler