Meydan Kıbrıs
KıbrısManşetMehmet Hasgüler

Hasgüler: “Atatürk ve Akdeniz”

MEYDANKIBRIS

Ülkemizde yaşanan gemi faciası nedeniyle 30 Ağustos Zafer Bayramına özel hazırladığımız “Atatürk ve Akdeniz” adlı yazımızı bugün paylaşıyoruz

ATATÜRK’ÜN “AKDENİZ BLOĞU”NDAN YENİ BİR AKDENİZ FİKRİNE

Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz’un ardından ordularına “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini verdiğini herkes bilir. Ancak aynı Atatürk’ün 1930’lu yıllarda, dünya yeni bir büyük felakete, İkinci Dünya Savaşı’na doğru sürüklenirken Akdeniz’de bölgesel güvenlik ve iş birliği arayışları üzerinde durduğu bugün çok daha az hatırlanıyor. “Akdeniz Bloğu” fikri de bu dönemin bölgesel güvenlik tartışmaları içerisinde değerlendirilmesi gereken önemli başlıklardan biridir.

Bugün 30 Ağustos. Bugünün anlam ve önemine binaen, yıllardır zihnimde taşıdığım bir ütopyamdan söz etmek istiyorum.

O yıllarda Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapıyordum. Bir gün Çanakkale’de bindiğimiz taksinin şoförüyle yaptığımız sohbet sırasında konu Akdeniz’e, adalara ve nihayet bu ütopyaya kadar uzandı.

Taksi şoförü de “Akdeniz Bloğu” fikrinden haberdar değildi. Fakat şoför kardeşimizin meraklı gözlerle anlattıklarımı dinlemesinin tek sebebi bu değildi. Günümüz dünyasında bölgemizin sorunlarına alternatif bir çözüm fikrinin “Akdeniz Birliği”nin kurulmasından geçebileceğini söyleyince şaşkınlığını gizleyemedi.

Çanakkale’de bir taksi yolculuğunda konu oraya nasıl mı geldi? İsterseniz hikâyeyi baştan alalım.

Şoförle sohbetimiz önce oğlundan açıldı. Oğlu DAÜ’de öğrenciydi ve kaydını dondurmuştu. O yaz İngilizcesini geliştirmek amacıyla Bozcaada’da bulduğu bir işte çalışacaktı. Ben de Bozcaada’da yerli turistlerin ezici çoğunlukta olduğunu söyledim ve bu yüzden yabancı dilini geliştirmek için başka bir adada, Midilli’de şansını denemesini önerdim.

Önce duraksadı ama biraz daha konuşunca önerimi ilginç bulduğunu ve oğluyla paylaşacağını söyledi.

Elbette konu dallandı, budaklandı. Midilli’nin tam karşısındaki Ayvalık’la nasıl kopmaz bir bağa sahip olduğuna ve bunca zaman içinde aralarında nasıl bir karşılıklı bağımlılık inşa edildiğine dek uzandı.

İşte artık sıra böylece benim daha da “ilginç” önerime gelmiş oldu.

Benim ütopyamın ilk adımı aslında çok daha basitti: Türkiye ile hemen karşısındaki Ege adaları arasındaki ekonomik, kültürel ve insani iş birliğini artırmak. Ayvalık ile Midilli’nin, Çeşme ile Sakız’ın, kıyılar ile adaların birbirlerinden korkmak yerine birbirlerini tamamladığı bir düzen kurmak. Bunun ileride Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs arasında çok daha kapsamlı bir “Akdeniz Birliği” fikrine dönüşüp dönüşemeyeceğini neden tartışmayalım?

Hatta daha ileri giderek, bir gün Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs arasında “Akdeniz Birliği” olarak adlandırabileceğimiz çok daha kapsamlı bir bölgesel birlik fikrinin dahi tartışılabileceğini söyledim.

Şaşırtıcı bulsa da “Bunlar çok saçmaymış.” da demedi. Kısa süre için aracına aldığı müşteriye gösterdiği mecburi bir saygı mı dersiniz?

Sanmam.

Çünkü bir süredir bu fikirleri AK Parti’nin Siyaset Akademisi’nde, 2017 yılı içinde Türkiye’nin 26 farklı şehrinde verdiğim konferanslarda insanlarla paylaştım. Bunların önemli bir bölümü Doğu Anadolu’daki şehirlerdi.

Her defasında ilk önce şaşırtıcı bulunsa da kimse kalkıp “Saçma konuşuyorsun.” demedi. Tam tersine, hiç beklemediğim kadar olumlu tepkiler aldığım çok oldu.

Dahası, bazı toplantılarda dört saate yaklaşan süreler boyunca son derece akılcı sorular soruluyor, tartışmalar yapılıyor ve fikirler zenginleşiyordu.

Hatta denizden, dolayısıyla Akdeniz kıyılarından epey içeride ve genellikle milliyetçi-muhafazakâr karakteriyle tanınan Anadolu kentlerinde bile…

Yazımızın devamında bu konudaki görüş ve önerilerimizi ayrıntılı olarak okuyabilirsiniz. Bu konudaki düşüncelerinizi ve önerilerinizi de merak ediyorum.

En son, hiç beklemediğim yerlerden olağanüstü ilgi gören bu önerilerimizi bizim buralarda, Mağusa-Maraş’ta Atatürkçü Yaşam Derneği’nde düzenlenen bir konferansta uzun uzun dile getirdim.

Orada da Kıbrıs uyuşmazlığına Atatürk dönemindeki “Akdeniz Bloğu” düşüncesinin temsil ettiği bölgesel iş birliği ve güvenlik arayışından hareketle farklı bir çözüm perspektifi geliştirilebileceğine dair söylediklerim benzer şekilde büyük ilgi gördü.

Derdim şu:

Kıbrıs uyuşmazlığına çözüm ararken ortaya bir “Akdeniz Birliği” kavramı atarak, iki farklı etnik, coğrafi ve ulusal topluluktan hareket ediyor olsak bile işin ana mayasının bu adada yaşayan bütün yurttaşları kapsaması gerektiği düşüncesinden hareket etmek istiyorum.

Çünkü kurulacak herhangi bir çözüm modeli yalnızca Türklerin veya Rumların değil, Kıbrıs’ı vatan bilen ve burada geleceğini kuran bütün insanların hayatına dokunabildiği ölçüde kalıcı olabilir.

2000’li yıllarda Kuzey’de halkın sokağa inmesiyle çözüm, AB ve federasyon umutlarının tavan yapmasının temelinde birikmiş ve çözülememiş sorunların yarattığı dayanılmazlık yatıyordu.

Bunların başında da ekonomik nitelikli olanlarla birlikte dünyadan izole edilmişlik hâli geliyordu.

Bu durum 2003’ten itibaren Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinden AB yurttaşlığı ve pasaportuna erişebilen Kıbrıslı Türkler açısından farklı bir hatta girdi.

İzole olmuşluk hâli, özellikle AB pasaportu alanlar açısından eskisine kıyasla bireysel olarak kısmen aşılabilir bir duruma geldi. Yani bu pasaportu alan binlerce genç, AB ülkelerinde üniversite okuma ve yeni iş imkânlarına erişme fırsatına sahip oluyordu.

Dolayısıyla AB pasaportuna sahip kesimler açısından statükonun yarattığı bireysel hareketlilik sorunlarının bir bölümü hafiflerken, geçmişte çözüm talebini besleyen bazı gündelik baskıların da aynı ölçüde hissedilmediğini düşünüyorum. Bunun çözüm iradesini ne ölçüde etkilediği ise ayrıca üzerinde durulması gereken sosyolojik bir meseledir.

Bundan ötürü şunu görmek gerekiyor: Benim kanaatimce bugün çözüm siyasetinin yeterince görmediği potansiyel toplumsal kesimlerden biri, AB pasaportuna sahip olmayan ve hayatını çoğu zaman asgari ücretle veya düşük gelirle sürdürmeye çalışan yurttaşlarımızdır.

Bunların büyük çoğunluğu yıllar önce Anadolu’dan ülkemize gelmiş ve adalı olmuş yurttaşlarımızdır.

Bu insanlara çözüm ve uzlaşmanın kendi hayatlarında neyi değiştireceğini anlatan, onları dışlamayan, kimliklerini sorgulamayan ve gelecek kaygılarına cevap veren yeni bir siyasi dil geliştirildiğinde, sağın veya solun geleneksel kalıplarının ötesinde çok önemli yeni bir toplumsal alan ortaya çıkabilir.

Bu kesimi yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir oy kitlesi olarak değil, Kıbrıs’ın geleceğinin asli unsurlarından biri olarak görmek gerekiyor.

Eğer bu dip dalgası ve bu toplumsal potansiyel, kendisini muhalif olarak tanımlayan çevreler tarafından layıkıyla algılanamaz; yeni bir bakış ve yeni bir politik dil yaratılarak ezber bozulamaz ve ortaya çıkan boşluğu doldurmaya aday olunamazsa, siyasi sosyolojinin ana akslarından biri ıskalanmış olacaktır.

Kıbrıs uyuşmazlığı üzerine kafa yoranların, içinde yaşadıkları nüfus sosyolojisinin en temel meselelerine yönelik perspektiflerinin yalnızca barikatlardan geçmekten ibaret olmadığını da anlamaları gerekiyor.

Kıbrıs’ın yeniden birleşmesine yönelik yeni bir siyasal tahayyül oluşturulacaksa, bu yeni uzlaşma siyasetinin önemli toplumsal taşıyıcılarından biri de Hataylı yurttaşlarımız başta olmak üzere Anadolu’dan gelerek bu ülkeyi vatan bilmiş, emeğiyle burada hayat kurmuş kesimler olabilir.

Onların dışlandığı, yok sayıldığı veya yalnızca seçim dönemlerinde hatırlandığı bir çözüm anlayışı yerine, kendilerini bu adanın geleceğinin eşit yurttaşları olarak görebilecekleri kapsayıcı bir siyasal dil geliştirilmelidir.

Benim “Akdeniz Birliği” dediğim düşüncenin Kıbrıs’tan başlayarak yaratabileceği bir domino etkisiyle, ileride Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs arasında “Akdeniz Birleşik Devletleri” fikrini dahi tartışabiliriz. Böyle bir yaklaşım bölge ve uluslararası siyaset bakımından yepyeni şartlar yaratabileceği gibi, Atatürk döneminde gündeme gelen bölgesel barış ve iş birliği arayışlarını da Cumhuriyet Türkiye’sinin birikimleriyle yeniden düşünmemize imkân verebilir.

Evet, bunun bugün için ütopik göründüğünün farkındayım.

Fakat siyaset yalnızca mümkün görüneni yönetmek değildir; bazen bugün imkânsız görüneni yarının tartışılabilir fikrine dönüştürmektir.

Üstelik bugün Doğu Akdeniz’i giderek daha fazla askeri ittifakın, enerji rekabetinin ve güvenlik kaygılarının belirlediği bir dönemde, neden bunun karşısına iş birliğini, karşılıklı bağımlılığı ve ortak refahı esas alan başka bir Akdeniz tahayyülü koymayalım?

Böylesi bir açılımın siyasete ülke içinde yeniden seviye kazandırma arayışlarına da sayısız faydası olacağını düşünüyorum. Önümüzdeki yazılarda bu düşünceyi daha ayrıntılı biçimde ele almaya ve birlikte tartışmaya ne dersiniz?

Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ın geleceğini birbirlerine karşı daha fazla silahlanmakta mı arayacağız, yoksa bir gün Ege’nin ve Akdeniz’in iki yakasını ortak çıkarlar etrafında buluşturabilecek kadar cesur olabilecek miyiz?

Belki de Akdeniz’in ihtiyacı yeni bloklara karşı yeni bloklar kurmak değil; denizi sınır olmaktan çıkarıp yeniden ortak bir coğrafyaya dönüştürmektir.

Not: Tüm yurttaşlarımızın 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlarım.

 

Diğer Haberler