Kurt Waldheim, Kıbrıs literatürüne Ocak 1972 ile 31 Aralık 1981 arasında Birleşmiş Millerler’de 4. Genel Sekreter olarak görevini yaptığı sırada giriyor. Yani Avusturyalı eski Nazi subayının en yüksek mertebeli memurluğu esnasında 1974 yazında Kıbrıs’ta savaş olmuş ve hatta savaş suçları bile işlendiği, sivil kayıplar olduğu ve çok sayıda vahim olaylar yaşandığı da biliniyor. Sonrasında Waldheim’ın görevi sırasında meşhur 1977 Makarios-Denktaş ve 1979 Denktaş- Kipriyanou Doruk Atlaşmaları da imzalanıyor. Elbette 1975-1976 arasında Viyana görüşmelerine başkanlık yaptığını da biliyoruz. Öyle ki bu görüşmelerde Nüfus Mübadelesi Anlaşması üzerinde uzlaşılmış ve Kuzeydeki Rumlar Güneye Güney’deki Türkler de Kuzeye geçmişlerdi. Yani savaş suçlusu bir BM Genel Sekreterinin o günlerde etnik homojenliğin yaratılmasına öncülük etmesi de tuhaf değil mi? BM’deki görevi öncesi bu Waldheim’in iki yıllık Avusturya dışişleri bakanlığı kariyeri de bulunuyor! Sonrasında 8 Temmuz 1986 ile 8 Temmuz 1992 arasında 6 yıllık Avusturya Cumhurbaşkanı da seçiliyor ve bu görevini de tamamlıyor. 1986 Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası sırasında adı savaş suçu işleyen Nazi birimine üye olduğu da karışıyor.
Babası Çek kökenli olan Waclawik sonradan adını Waldheim’a dönüştürdüğü de biyografisi içinde geçiyor. Waldheim 1938 yılında Avusturya’nın Alman ilhakından sonra Nazi Partisinin bir kolunu oluşturan Sosyalist Alman Öğrenci Birliği’ne üyelik başvurusu yapıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Birimi üyeliği yanında Alman ordusunun 1942 ile 1943 yıllarında Selanik’te Yunanlı sivillere uyguladıkları mezalimle ilgili gerçekleri söylemediğini tarihçiler yazıp çiziyor. Çok beğenerek yazdıklarını okuduğum Christopher Hitchens bu tarihçiler arasında başta geliyor ve açıktan Waldheim’ı Balkanlar özelinde savaş suçlusu olduğunu iddia ediyordu. Waldheim bu iddiaları her zaman reddederek, askeri istihbarat subayı olmadığı söylemekteydi. Waldheim’in Avusturya’ya Cumhurbaşkanı seçilmesinden bir yıl sonra 1987’de ABD’ye girmesi bu tartışmalar yüzünden yasaklı kişiler listesine alınıyor. Özellikle görevi sırasında hiçbir ülkeye dış ziyarette bulunamıyor. Bu konuda tek istisnayı Katolik olmasından ötürü iki kez Vatikan’ı ziyaret etmesi oluşturuyor.
Buraya kadar aktörümüzün geçmişi ile 1974 yazındaki savaşın ve yaşanan insanlık suçlarının ne alakası var demeyin. Bu savaş sırasında sivilllere dönük her iki taraf için savaş suçu işlendiği konuşuluyor ve yazılıp çiziliyor. Özellikle çocukların ve masum kadınların öldürülmeleriyle ilgili ciddi bir savaş suçu işlendiğini biliyoruz. Bugün tam da bu konuda işlenmiş savaş suçu ve üç köyün masum insanlarını ortadan kaldıran bu açık ve net jenosit örneği konusunda “Muratağa-Atlılar-Sandallar Şehitler Müzesi” açılışı yapılıyor. Başta TİKA olmak üzere emeği geçenleri tebrik ederim. Şehit kardeşlerimize Allah’tan rahmet dilerim. Ama bunca yıla rağmen bu olaylarla ilgili “defansif siyasi” anlayıştan ötürü uluslararası alanda kamu diplomasimizin etkisiz olduğunu söylemeye bile gerek yok. Kıbrıs’ta 1974 kara yazında yaşanan bu olaylarla ilgili ciddi bir adım atılmamasının nedenlerinden birisinin de o sırada BM Genel Sekreteri olarak görev yapan kişinin savaş suçlusu geçmişiyle irtibatlı olabilir mi? Öncesinde böylesi bir analoji yapıldığını okumadığımı da söylemeliyim. Elbette bu irtibat spekülatif olabilir. Lakin ciddi tartışma yaratmış savaş suçlamalarının dönemin BM Genel Sekreteri’nin adının da Nazi Ordusundaki görevi sırasında işlenen savaş suçlarıyla irtibatlı olması da mantıken bu yorumlara yol açtığını da söylemeliyim. Bazı tarihi olaylar elbette oturduğu nesnel şartların dışında bazen öznel koşullar tarafından da şekillendiğini görüyoruz. Tarihin oluşumunda psikolojik faktörler ve aktörler tarafından da biçimlendiğini de göz ardı edemeyiz. Yani spekülasyonu yapan değil yaptıran somut gerekçeler varsa o zaman işin rengi değişir!





















