Kıbrıs Türk Restorancılar Birliği (RES-BİR), Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’a hitaben yayımladığı açık mektupta, Rum Yönetimi’nin Kuzey Kıbrıs’taki taşınmazlarla ilgili uyguladığı hukuki süreçlerin giderek genişlediğini belirterek, bu gelişmelerin uluslararası platformlarda güçlü şekilde gündeme getirilmesi çağrısında bulundu.
Birlik açıklamasında, Kıbrıs sorununun uzun yıllar siyasi müzakereler çerçevesinde ele alındığına dikkat çekilirken, son dönemde ceza hukukunun siyasi baskı aracı olarak kullanılmaya başlandığı savunuldu. Simon Aykut’un tutuklanması, emlak sektörüne yönelik soruşturmalar ve son olarak diplomatik pasaport sahibi bir Kıbrıslı Türk’ün sınır kapısında ifadeye çağrılması bu sürecin örnekleri olarak gösterildi.
Res-Bir’in açıklaması şöyle:
Sayın Cumhurbaşkanım,
Kıbrıs sorunu uzun yıllardır siyasi müzakere süreçleri çerçevesinde ele
alınmaktadır. Federasyon, iki devletli çözüm, güven artırıcı önlemler, sınır
kapıları ve müzakere başlıkları yıllarca gündemin merkezinde yer almıştır.
Ancak bugün gelinen noktada yeni ve son derece önemli bir süreç başlamıştır.
Artık Kıbrıs meselesinde hukuk, siyasetin önüne geçirilmekte; ceza hukuku
siyasi bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır.
Rum Yönetimi uzun süredir planlı ve sistematik bir şekilde bu stratejiyi
uygulamaya koymaktadır.
Önce Simon Aykut’un tutuklanması, ardından Kuzey Kıbrıs’taki emlak
sektörüne yönelik uluslararası uyarılar ve soruşturmalar, müteahhitlerin,
yatırımcıların ve emlak şirketlerinin hedef alınması bu sürecin ilk örnekleri
olmuştur.
Bugün ise sınır kapısında, eşdeğer bir taşınmazın satışı sırasında yalnızca
vekâleten imza attığı belirtilen diplomatik pasaport sahibi bir Kıbrıslı Türk’ün
“tanık” sıfatıyla ifadeye çağrılması, ancak buna rağmen kendisine “sanık
olmayacağı” yönünde hiçbir güvence verilmemesi, hukuki baskının
kapsamının giderek genişletildiğini göstermektedir.
Bu gelişmeler tesadüfi değildir.
Rum Yönetimi, 2006 yılında Ceza Yasası’nın 154. Faslına eklediği 303A
maddesiyle, kayıtlı malikin rızası bulunmaksızın bir taşınmazın satılması,
kiralanması, pazarlanması, reklamının yapılması veya bu işlemlere aracılık
edilmesini suç kapsamına almıştır.
Bunun yanında Ceza Yasası’nın 281. maddesi ise kayıtlı malikinin izni
olmaksızın taşınmazdan herhangi bir şekilde yararlanılmasını da suç olarak
değerlendirebilecek geniş bir çerçeve ortaya koymaktadır.
Elbette her ceza normunun uygulanması savcılığın takdir yetkisine, delillere
ve kamu yararı değerlendirmesine bağlıdır. Kanunların geniş kapsamlı olması,
bu faaliyetlerde bulunan herkesin otomatik olarak yargılanacağı anlamına
gelmez.
Ancak hukuki risk alanının giderek genişlediği de inkâr edilemez bir gerçektir.
Bugün mesele yalnızca inşaat sektörü değildir.
Turizm…
Restoran işletmeleri…
Oteller…
Kafeler…
Marketler…
Çiftçiler…
Hayvancılık işletmeleri…
Kiracılar…
İşletme sahipleri…
Çalışanlar…
Kısacası Kuzey Kıbrıs ekonomisinin omurgasını oluşturan tüm sektörler,
doğrudan veya dolaylı şekilde bu hukuki risk ortamından etkilenme
potansiyeli taşımaktadır.
Bu nedenle konu yalnızca birkaç yatırımcının veya birkaç şirketin sorunu
değildir.
Bu mesele, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ekonomisinin geleceğini, yatırım
güvenliğini, çalışma hayatını ve uluslararası hareket serbestisini yakından
ilgilendiren çok daha geniş kapsamlı bir meseledir.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın António Guterres’in Kıbrıs
konusunda yeni diplomatik girişimler yürüttüğü, kişisel temsilcinin yoğun
temaslarda bulunduğu böylesine kritik bir dönemde, Rum Yönetimi’nin
hukuku siyasi baskı aracı hâline getiren bu uygulamalarının uluslararası
platformlarda güçlü şekilde gündeme getirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Bu gelişmeler sadece bireysel ceza soruşturmaları olarak görülmemelidir.
Bunlar, Kıbrıs meselesinin siyasi zeminden çıkarılarak ceza hukuku üzerinden
uluslararası baskıya dönüştürülmesi yönünde atılan adımlar olarak
değerlendirilmelidir.
RES BİR olarak beklentimiz;
Kıbrıs Türk halkının, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan, çalışan ve yatırım yapan
insanların maruz kaldığı bu hukuki belirsizliklerin ve giderek artan uluslararası
baskının, yapılacak tüm uluslararası temaslarda en güçlü şekilde dile
getirilmesidir.
Kıbrıs Türk halkının ekonomik yaşam hakkını, çalışma özgürlüğünü ve hukuk
güvenliğini ilgilendiren bu gelişmeler karşısında devletimizin tüm
kurumlarının ortak hareket etmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Çünkü bugün yaşananlar yalnızca birkaç dosyadan ibaret değildir.
Bu süreç, yarın çok daha geniş kesimleri etkileyebilecek sonuçlar doğurma
potansiyeline sahiptir.
Sayın Cumhurbaşkanımızın, Kıbrıs Türk halkının hak ve menfaatlerini
kararlılıkla savunacağına olan inancımız tamdır.
Saygılarımızla,





















